Follow by Email

24 Nisan 2013 Çarşamba

Muhteşem Yüzyıl: Madem batıracaktınız bari bunca insanı telef etmeseydiniz Part 1

Merhaba sevgili okuyucu, çeşitli sebeplerle hayattan illallah ettiğim ve bloga değil uzun bir yazı, bir harf bile yazacak kadar kafamı toplayamadığım nice günden sonra, bugün ben ve pek çok yoldaşım için çok önemli bir vakayı masaya yatırmak üzere aranızdayım: Muhteşem Yüzyıl nasıl Küçük Sırlar - Aşkın Dağlarda Gezer - Kavak Yelleri arası bir diziye dönüştü ve cörrrt cört cörtledi?

Özellikle sözlükteki azimli real time yorumlarımı takip edenler bilir, şu alemde bir su içmeyi, bir kabak tatlısını, bir de Muhteşem Yüzyıl'ı aşırı severim. Fakat gerek Meral Okay'ın ölümü sonrası dizinin adeta bir Cadde dili edebiyatı, hamamcı teyze entrikası ve Gırgıriye seviyesiyle yazılması, gerek bazı karakterlerin aniden kırklara yedilere karışması, gerek sultan- şehzade karakterlerinin ne kadar Sıtarbaks müdavimi tip varsa onlar tarafından canlandırılması, beni ziyadesiyle deli ediyor. Ağalar!


                     "Bana replik diye, evlat diye bunları mı layık gördünüz, inşallah ölün"

Ve karşınızda Muhteşem Yüzyıl'ın patpatlama, cörtcörtleme ve hımhımlama, kısacası rezil-i rüsva olma süreci part 1:

Kaybolan Karakter Sendromu: 

Kısaca KKS, bu dizinin iliklerine kadar işlemiş, ayıklanmış balık kokusu gibi her yerine sinmiş ve adeta yabışmış, gitmemekte. Şu ana kadar Muhteşem Yüzyıl'da genelde sinir bozucu rollerde yer bulan ve öldü mü kaldı mı, kocaya mı vardı, evlatlık mı verildi, kendini bilime ilime mi adadı belli olmayan başlıca karakterler:

1-) Prenses Isabella Fortuna: 1 kg çekirdeğin hepsi zorla çitletildikten sonra paketin dibinde kalan tuz taneleri ile ovula ovula peeling yapılmış dudakları, memelerini kaşlarına değdirmeye azmetmişçesine sıkılmış korsesi, kafasına taktığı orta sehpa süsü gibi şeyler ve hüzünlü bir ördek gibi bakan yüzüyle, Hürrem'i en çok anırtan ve kanırtan karakterlerden biri buydu. Başlarda kendisini sevsem de, onca özgürlük, mal mülk, taş gibi herifler varken gelip korkunç bir ana ve kızkardeş, ayrıca 3 karı sahibi Süleyman'a abayı yakmasıyla "oeehh" dedim ve o andan itibaren gözümde şu Doğulu bir adama kuma olarak kaçan, kuması ve kendisinin doğurduğu çocuk sayısının kıyasıyla gündemi epeyce meşgul eden, Seda Sayan'a da çıkan Gülten Bilmemkim adlı kızdan bir farkı kalmadı. Sonra Hürrem bunu gümletti ve karıya ne olduğu bir sır olarak kaldı. Bir arkadaşım "o kız rahibe olmuş" filan demişti ama ben hiç duymadım. Her ne olmuşsa olmuş, Süleyman "Isabella'yı nereye attın aşüfte karı?" deme bahanesiyle Hürrem'i balkon mermerlerine yapıştırıp, üzerinize afiyet öpmüştü. Mahidevran da balkondan görüp içeri kaçarak "Öbüşmek nasıl bişiğdi hühühühü" diye ağlamıştı. Buna vesile olduğu için bile Isabella Fortuna'yı saygıyla anıyorum.


Kafasına 1 Milyoncudan alınma vitrin süsü takmış, vay babovv


2-) Aybige Hatun: Bu karı da Süleyman'ın dayısıgilin torunu filandı sanırım, yani bunların kuzeniydi ama sarayda bir masajcıbaşı, bir kapı ağasının torununun komşusu kadar bile itibarı yoktu. Saraya gelmeden önce Terkos Pasajı'ndan aldığı tayt ve boy friend gömleği ikilisini aşınana ve kokana kadar giydi, Hürrem buna "azıcık memeli gibi giyin" demeseydi o taytı kıçından epidural sezeryanla ayıracaklardı. Gelen giden bunu zinhar iplemiyordu, hatta garibanı kendisi saraya geldiğinde henüz Ben-10 ve Sünger Bob izleme yaşında olan Mustafa ile nişanlamışlardı birkaç yıl sonra. Hani az daha erken geleymiş, altını bezlediği bebe ile evlenen Sultan Gelin bile olabilirmiş. Bir yandan da rahattı, çünkü kimse kendisini sallamadığı için çamaşırhanede kitap okuyabilir, taşlığa yatıp dikkat çekmeye çalışabilirdi, ama bu sonuncusunu yapsa muhtemelen Valide, Hürrem filan üstüne basarlardı, çünkü o kadar iplenmiyordu fakir. 
Sonra ne oldu? Uzun kaftan, 3 katlı pasta gibi kavuk görmekten baygınlık geçiren, bir adonise, bir dik popoya muhtaç saray kızlarının, bekarlığa veda partisi yapsalar striptiz yapmaya çağıracakları Bali Bey'e aşık oldu. O dönem biraz ilgi odağı oldu, Süleyman 1-2 kez yanına çağırıp "hağğ hoğğ" bir şeyler dedi, Hürrem kılık kıyafetiyle ilgilendi, kokmuş taytını yün yorgan içine kattılar filan, nihayet Malkoç'la foyası ortaya çıktı ve "gençler sevmiş, everelim" vb. demeden bunu geldiği Taytistanlı Devleti'ne iade ettiler. İşte ondan sonra evlendi mi, Bali'yi unuttu mu, etek giydi mi, üzüntüden çalı çırpıya mı sürttü belli değil. 
Biz bu kıza zamanında "ayy tiki gibi bu ne ya" filan diyorduk, meğerse büyük hata etmişiz, Mihrimah büyüyünce anladık kızın kıymetini :((


                            Mahidevran kaynanan olsa asıl o zaman ağlardın Aybige, sus yavrum.


3-) Hürrem'in arkasında gezen Esma: Bu da iyi bir kızcağızdı, biraz besleme tipliydi. Hürrem'in yaklaşık 4 çocuğunu büyüttü ama kendisi maşallah 1 yaş bile yaşlanmadı, mahalledeki 3 yaramaz erkek çocuk sahibi, ufak tefek güzel yüzlü esmer ablalar gibiydi, "yaşım 38" dese hepimize bir inme inerdi. Ve ayağını sürümüştü, kendisinden sonra saray Esmanur'dan, Esmahan'dan geçilmedi. Her daim dinamik ve turp gibiydi, 1 saat sonra çaya misafir gelecek olsa 4 çeşit çıkarabilir gibi bir hali vardı, zinhar kilo almadı ve kırışmadı. Fakat kendisine ne olduğu hiç belli olmadı, yerini yavaş yavaş Nazlı aldı, o da Şah-ı Kaban tarafından boğduruldu zaten. Ne tatlı kalfamızdın sen Esma, seni hep Hürrem'in bitmez tükenmez çocuklarından birini taşırken hatırlayacağım.


                                       "Yine doğurdu turuncu karı mk, taşı babam taşı :(("


4-) Helena: Gudubetlikle Fatma Hatun'u asla ve kat'a aratmayan bu kezbandroide ne olduğu da ayrı bir merak konusu. Sanırım Mahidevran'ın kendisi gibi kuru memelilerle doldurduğu hareminde istediği ebatlarda meme yoksunluğu çeken Mustafa, bu karıyı anadan üryan yüzerken görüp "MEME VAR" diye sevinmişti, yüzüne baktığını hiç sanmıyorum, adam direkt gülücüğe odaklanmış gibiydi. Sonra bu eşsiz güzellik(!) binbir zahmetle saraya getirildi, sonrasında halvette, oturma odasında, yolda belde Mustafa'ya türlü tripler attı, "Annen de mi bizimle yemek yiyecek Mustafa, hani beyaz yakalı bir çifttik?" filan diye şaşırdı, Mustafa'yı koluna takıp ailesigile oturmaya gitti, bu ay parçası için az kalsın zavallı Şehzade Mehmed ölüyordu, Fatma karısıyla izleyiciye iğrenç bir görsel deneyim yaşatan kavgalar ettiler, ve sonunda: eeeee? Bir Helena vardı ne oldu ona?
Kendisinin saraydan gönderilmesi üzerine Mustafa yalandan bile ağlamadı, kameralara bile oynamadı, sanki karı buhar olup uçtu, arkasından bir tek Problem Çocuk'taki gibi camlardan balon uçurmadıkları kaldı. 
Peki madem böyle olacaktı, biz Helena'ya, onun çeyiz mağazası çalışanı triplerine, acilen cımbız gerektiren gül cemaline neden maruz bırakıldık? Hesap verin!


                  "Nedn annele oturyrz anlamyrm yni Mustafa, uff nyse bu gece başm ağryo"


5-) Nigar'ın kızı Esmanur: Nigar'ı çok özel bir teknoloji, iksirler, bilgisayar programları ve kocakarı ilaçları ile küçülterek yarattıkları bu minik elemana ne oldu, daha doğrusu bir ara "Esmanur da Esmanur" diye yerlerde sürünen anası ne oldu da bu sabiyi aklından tamamen çıkardı, adını anmaz oldu, Julianne Moore'un oynadığı dandik filmdeki gibi çocuğu bu karının hafızasından sildiler mi, anlamıyorum a dostlar. Esmanur nerede belli değil, anası deli Hatice ve frijit Şah'la lokma-şerbet keyiflerinde, kızını kendisine verebilecek yegane insanın kuyusunu şehvetle kazma peşinde, el bezine dokunamama sendromu gibi kendisine dokunamayan Rüstem Paşa'yla dedikodu yapma peşinde. Kadının aklından Esmanur'un E'si bile geçmiyor anasını satayım. Ben komşunun torunlarını bu karının kızını düşündüğünden daha çok düşünüyorum. Anasının oturduğu sarayı her gün aşındırdığı halde Esmahan'a bakıp bile "ay benimkinin adı da Esmanur'du" demiyor. Tam bir Müge Anlılık vicdansız ana. İnşallah bu kadersiz sabiyi de sultanların turuncusu bulur da o koca memelerinin himayesine alır.


                          "Beni fotoşokla küçülttüler, ben Nigar, melaba çokokrem yiyorum"

Ve sıra "Muhteşem Yüzyıl'ın gelmiş geçmiş en acüze karakterleri" listesinin 1 numarası, seyircinin kurdeşen dökme ve sinir sahibi olma kaynağında..

6-) Firuze Hatun: Kendisinin diziye nasıl kaktırıldığını 2 milyonuncu kez yazmayacağım, zira bunlar her yerde yazıldı çizildi, yapımcı bile "bize dayadılar kankaa" demeye getirdi, yani herkesin malumu. Normal bir saray kadınının yaklaşık 1/3'ü ağırlığında, meme ve popo gibi vücut parçalarından hiç nasiplenmemiş, normalde o tiple Süleyman tarafından değil halvete çağırılmak, adına derhal  "Firuze Hatun Veremle Savaş Dispanseri" kurulup ağır bir verem tedavisine başlanacak olan bu karıyı başımıza "Süleyman'ın ayılıp bayıldığı çıtır" diye saldılar, zavallı Hürrem'im bu tarla korkuluğu yüzünden intiharlara mı kalkışmadı, neler neler. Farsi aksan yapmayı "Hönkarım", "Hörrem Sultanim" demek zanneden birinden bahsediyorum bakın, karıyı düşündükçe havlu ısırmış gibi oluyorum o kadar acüze bir tip. 


                                  Giymiş olduğu dev güllaç bile onu Hürrem'den koruyamadı

Sonra ne oldu? Bu KaktırmaNur Hatun ajan çıktı, ama ajanlığı anlaşılmadan önce sarayda çılgın bir Uçan Adam Sabri performansı sergileyerek aşkından kendini yerlere attı,  Süleyman arkasından "Vah yazık, gitti çıtır Firuzem, ne güzel berbat şiirler okuyorduk birbirimize, Ölü Ozanlar Derneği gibiydik :( Keşke Hürrem ajanlık meselesini ortaya çıkarmasaydı mk. O turuncu karıdan da sağlam korkuyorum ha" triplerine girdi. Akabinde Süleyman dede zehirlendi, başını yine Hürrem bekledi, adam iyileşsin diye 1400 rekat namaz kıldı, bu işi Firuze'nin yapmış olabileceği bir tek canım İbrahim'in aklına geldi ama Süleyman bu ihtimale ölü bir orkinos gibi bakarak cevap verdi.
Yani karı dizinin üzerine itinayla tüy diktiğiyle, güzelim diziyi trollediğiyle kaldı. Olsun bir şekilde defolup gitti ya buna da şükür, ya Cem Sultan'ı Ahu Hatun'a kaptıran karakterimiz Hürrem'in öldürülüp kendisinin baş haseki yapılmasını ferman buyursaydı? Halinize şükredin köleler!


       İnsanın içinde güller açtıran, bahar havası estiren inanılmaz bir güzellik

Çok yakında burada: Part 2 - Kızkardeş, görümce, bacanak tipli olmaz olası saray villainları.

Esen kalın.

11 Nisan 2013 Perşembe

Makaron ve vampirler sayesinde de zengin olamıyorsak ölelim bence

Gömüldüğüm akademik çabalar ve seneye bana gömüleceğini düşündüğüm KPSS - yurtdışı ikileminden yaka silker duruma geldiğim şu günlerde kendimi sık sık, Cihangir'de bir dilim kurtlu keki kremşanti ile süsleyip 15 TL'ye satan tahtakurulu bir kafenin sahibi ya da koca/zengin ve tıfıl sevgili parası ile Nişantaşı'nda bir apartman dairesine kurduğu "Sabbahatt", "Qezbban"" gibi isimlere sahip bir butikte, Avrupa'nın X şehri Fashion Week'ten çorduğu fikirleri satan bir "designer" olarak hayal ediyorum.

Sinir yok, stres yok, kendi gibi güdük akıllı fakat güzel kalçalı köşe yazarlarına "Güne sporla başlıyorum. Sabah sporumu, olur da sevgilimin şişko karısı iyice çıngar çıkarırsa herifin beni yüz üstü bırakması ihtimaline karşı, her an yeni bir sugar dadd.. yani sevgili bulabileceğim X Sports'ta yapıyorum ve işe geçiyorum. Butiğimiz çok keyifli bir mekan, her sabah burada çay ve simitle kahvaltımı ediyorum(gördüğünüz gibi bitli simit yiyorum ben de aşağılık halk gibi), öğlen de yine bu civarda boyu kendisinden 20 cm kısa sevgilisinin desteğiyle açtığı cafenin sahibesi canım arkadaşımla buluşup Kloz-Et'te yemek yiyorum :))" diye röportajlar vermek var. Nasıl mis bir hayat değil mi?

Özendiniz mi? Özendiniz, ama ne o kadar paranız, ne de "bas bas paraları Şükriyenaz'a / bir daha mı gelicez dünyaya" düsturuyla hareket eden yama işi sosyete bir sevgiliniz var, ama neyse ki akli melekeleriniz sıfır yetenekle para sayesinde modacı filan olunanamayacağını bilecek kadar yerinde. Fakat yine de şu yukardaki işkembe beyinli karı kadar zengin ve ferah yaşamak isterseniz alın size daha ucuz yollu fakat kesin sonuçlu, parayı köpeğiniz etme yöntemleri:

Makaron ve cupcake yapımcılığı: Onca yöntem içerisinde en zahmetsiz ve sizi "küçük kızını ısıtmak için şöminede 50 zilyon dolar yaktı" gibi efsanelere konu edecek olan bu, hemmen en dandiğinden bir kursa yazılıyorsunuz, bu makaron ve cupcake denen naneleri yapmayı alelacele öğreniyorsunuz (aslında internetten de öğrenebilirsiniz ama maksat dükkanınıza gelecek olan lapinlere daha havalı kaktırmacılık yapmak asfdsd), ve bu makaron-cupcake için üstlerini başlarını yırtabilecek olan gerizekalı tayfanın harman olduğu yerlerde dükkanı açıyorsunuz: Plazalara yakın AVM'ler, boğazdaki brunch mekanlarına yakın döt kadar yerler, dibinde 3 tane yatır olabilecek Cihangir-Bebek-Ortaköy apartmanları.


"Bu kuntinsiz lezzete asla nayır diyemiyorum çünkü çok parizyen"


Makaronların rengarenk olması, cupcakelerin üstlerinin yağdan parıl parıl parlaması ve yiyenlerin midesinde tropikal kelebekler, g.tünde katastrofik pireler uçuşturması, ofise hediye olarak geldiğinde kıskanç arkadaşları tuvalete ağlamaya koşturması için gerekli olan bir diğer husus da tabi ki mekanınızın ismi: Şakiroğlu Makaron, Özteksaslı Cupcake gibi isimlerle 1 ayda batarsınız. İsimler Fransızca olmalı, mutlaka İtalyan esintileri taşımalı; Notırdamdö Macaron, Vulevukuşe Cupcake gibi.
Beyaz zemin üzerine pembik bir şekilde yazılmış tabelanızı ve cazır cuzur eski Fransızca şarkıları da hallettiyseniz tamam: makaron denen şey başına 4 TL'den, cupcake denen boklu kek başına 10 TL'den şimdiden vergi rekortmenisiniz.



Şeker hamuru ile kaplanmış pasta ve kurabiye yapımcılığı: Hemen tarif verelim önce,
- Bim'den alacağınız pandispanya
- Bolca yağlı pasta kreması
- Eğer insaflıysanız fındıklı draje, muz, çilek filan (nadiren)
- Şeker hamuru
- Eminönü'nde gırla satılan alet edevat.
(Hele kurabiye tarifi çok daha pinti işi merak etmeyin)
Yapmanız gerekenler, pandispanyanın arasına boş kremaları sıvayıp iki fakirce fındık fıstık attıktan sonra şeker hamuru denen ve insanın dişine yapıştı mı gitmek bilmeyen kalorili izolasyon malzemesi ile pastayı kaplamak, üstüne de talebe göre bezine doldurmuş bebek, yiyişen çift, zikir çeken tarikat, ayı, öküz vb. figürler yapmak ve bu leş gibi tadı olan yavan şey için "ahhyyy konsept ohhyyşş" diyenlerden kürekle para almak. Kurabiye için de kalp kurabiyenin üzerine "Letafet (kalp) Hamdi" filan yazıyorsunuz şablonla, yine kürekle para.
Memlekette herkes kendini bir Cake Boss sandığı için emekli enişteniz bile yapar ayol.


Üstü icik bicikli pasta, altı cupcake, aman allahım dabıl yoluş!
                                         

Vampir ve bilumum garabet hakkında kitap yazmak: Kısa yoldan gözlerinizde euro işaretleri belirmesi için, son derece basit ve zinhar edebi birikim, yazarlık yeteneği, hatta kreş yaşından olgun bir hayal gücü gerektirmeyen bir yöntem de bu. İhtiyacınız olan şeyler vampir, çarşamba karısı, hıyarcıklı veba geçiren kurtadam gibi acuze bir karakter, çok şükür izdivaç programlarını izleyip anlayacak kadar gelişmiş zekaya sahip bir kız, ve sikko ötesi bir aşk hikayesi. Ve tabi bu sebepsiz orman katliamını elinden bırakamayıp kendisi gibi gerzekleri de en çok satanlar reyonuna koşturacak bir okur kitlesi. Hadi başlangıcınız ve ana temanız da benden olsun, hak mak istemiyorum:

"Mafalda boş zamanlarında siyah noktalarını sıkan ve kapı önünde çekirdek çitleyen patlamış mısır beyinli bir kızdır. Bir gün Mafalda'nın son derece vasat notlarla devam ettiği ve hocaların merdiven kenarından yürüyen kızların götüne baktığı liseye son derece moron bakışlı yani gizemli, ve şah damarı kesilip bütün gece baş aşağı asılarak kanı leğene akıtılmışçasına beyaz tenli Bartholomeo gelir. Kısaca Bartho diye hitap edilen bu gizemli çocuk arada okuldan uzaklaşıp tavuk kümeslerinin oraya gitmektedir, Bartho'nun vampir olduğunu düşünerek heyecandan heyecana koşan Mafalda ise, kendisi gibi 16. yüzyıldan kalma küflü bir isme sahip bu elemanın vampir olmanın yanısıra tavuklara tecavüz ettiğini anlayınca yıkılır. Neyse ki kısa süre sonra Mafaldagil'in kasabasına taşınan ve yoklukta gideri olan kurtadam Frederick, Mafalda'nın sivilceli kalbini çalacaktır. Fakat Frederick'in gizemli geçmişi bu aşkın önüne geçecektir: Frederick gerçekten kurtadam mıdır yoksa döşü kıllılığı ile meşhur, plajda hep kazağını çıkar esprisine maruz kalan, kulaklarından bile kıllar fışkıran dayısı Wilbur'a mı çekmiştir?"


                     Son sahne: Kılları dökülen Wilbur Dayı şifa için Mafalda'yı yemek isterken

Kişisel kıpraşım ve yiyip içip zayıflayın kitabı yazarlığı: Bu da en az ucube kitapları kadar karlı, fakat daha karmaşık bir yöntem. İlk olarak kendinize uydurukluğunu ispatlamaya kimsenin zahmet etmeyeceği bombastik bir özgeçmiş oluşturmalısınız, öyle ki daha düne kadar evde göt büyüttüğünüzü bilen komşunuz bile "haberimiz olmadan kadın/adam ne okullar bitirmiş, vay mk" demeli.
Örnek özgeçmiş:
"Falanca Filanca 1968 yılında şifacı bir baba ile kevaşe bir annenin çocuğu olarak Muş'ta doğdu. 8 yaşında ailesi ile Muş'tan Texas'a göç eden Falanca, ilkokulda düşünce gücüyle hocayı büktüğü için sık sık okuldan atıldı. Ondaki bu yeteneğin farkına varan ebeveynleri tam onu bir üfürükçüye götüreceklerdi ki tır çarptı, öldüler. Ailesinin ölümü üzerine bunalıma giren Falanca Tibet'e gidip uzun yıllar altında don olmadan dolaşmanın rahatlığıyla şen bir insan oldu. Daha sonra Londra'da kişisel gelişim, Venedik'te pandomim, Kuzey Irak'ta bomba imha uzmanlığı, Ankara'da ise açıköğretim işletme okudu. Tam 38 adet sertifikası bulunan yazar, 2004 yılında düşüne düşüne 57 kilo verdi. 2008 yılında yine aldı bunu bir düşünce ve borsada parayı kırdı. 2010 yılında normalde kendisine asla bakmayacak uzun bacaklı bir sarışınla yine düşüne düşüne evlenen yazar, 2012'de tövbe estafurullah üç harflilerle konuşmaya ve bu kitabı yazmaya karar verdi. (Ve sen de tüm bunları yedin asdfdsasdfds. O herif/karı aslında orta 2 terk)"
Bu noktadan sonra önemli olansa tıpkı makaroncuda olduğu gibi isim hadisesi, gayet kendine güvenli, karşı tarafa -sen diye hitap etmekten çekinmeyen, laçkalık ve laubalilikte sınır tanımayan şu tarz isimler:
- Beynini çıkar masaya vur
- Erkeğin mi gitti? Ay üzülme kız biri gider biri gelir :)
- Günde 10 saat ney çalarak zayıfla
- Evren malum yerime torpil soktu
- 1 haftada fasfarklı hatta fapfarklı bir insan ol
- Boğazını tutma, açık büfeye dal

İsimden sonra da "her gün dama çıkıp evrene hönkürün", "sabah aç karnına televizyon karşısında amuda kalkın", "zor durumda kalınca İsrafil'den Sur'u üflemesini rica edin" gibi antin kuntin telkinleri süsleyip anlatın. Bir de kapak için ennnnn yavşak sırıtmanızla poz verin. Paraları cepte bilin.



              "Kitaptan parayı bulunca içimin yağları eridi tığ gibi oldum şerefsizim"                                

İsmin sonuna photography eklemek: Şu zamanda ha isminin başına Sir ünvanı eklenmiş, ha sonuna photography, iki türlü de parayı cukkalayacaksın demektir, hele biraz da durmadan cırıldayan karılardan oluşan bir arkadaş çevren varsa ohohohovv müthiş.
Düğün fotoğrafçılığı, doğum fotoğrafçılığı, kutlama fotoğrafçılığı diye çok matah bir haltmış gibi ayrılan dalları hakkında kısaca bilgi:
- Düğün Photography: Gelinle damadı alıp Haydarpaşa, Bayrampaşa Sebze Hali, 7 sülalesinin kemikleri çürümüş paşa konakları (gelinle damat sanki toplu konutta 2+1'de oturmayacaklar mk), Park ve Bahçeler Müdürlüğü'nden alınmış bir harita güzergahı, Emirgan memirgan dolaştırıp, adeta şebeğe çevirip inanın kimsede olmayan, çok ama çok speyşıl fotoğraflarını çekiyor, instagram gibi biraz rengiyle mengiyle oynuyorsunuz. Sonra fotoğrafları veriyorsunuz "ayyy ne kadar beyaz yakalı, elit ve deyişiiikk" diye seviniyorlar, parayı kürekle çantaya dolduruyorsunuz.


                                               "Beyas yakalıyısss ama çok farklıyıssss :))))"

- Doğum Photography: National Geographic'te ineklerin doğurmasını bile izleyemeyen bir zat olarak, insan şiş yüzünü, vajina çapı takip eden doktorları ve böyle alien gibi kanlı canlı bir şeyin çıkışını neden fotoğraflatmak ister bunu hiç anlayamayacağım hele. İşte bi kadın var, boyuna bağırıyor çünkü doğuruyor, kocası var hastane masraflarını düşünüyor, doktorlar var "bir fotoğrafçı eksikti koduum" edasıyla dolanıyorlar, bir de sonunda kandan yüzü gözü gözükmeyen bir canlı. Neyse geçin, sonu yine vinçle para.

Hadi yine iyisiniz, tüyoları aldınız, aranızda uygulayıp parayı kıran olursa bir İskoçya tatili isterim. Tabi ki İskoçya, ne sandınız, Hindistan gibi bok pislik içinde yerlerle işim olmaz.

Esen kalın.







7 Nisan 2013 Pazar

Sosyal ağlar, keşke ilelebet çökseniz canım yaaaa

Ben bu sosyal ağlar konusunda ağır kanlıyım dostlar.
Aslına bakarsanız her konuda ağır kanlıyım, hani bir tip vardır ya, daha küçük bir ilden İstanbul'a üniversite için gelmiştir, okulda 100 kulüp varsa yüzüne de üyedir, kah yaşlılar evini ziyaret eder, kah pembe totolu Erasmus öğrencileri ile şarap evlerinde derin sohbetler eder, festivallerde çekilen 1 milyon fotoğrafın yarısından fazlasında bunu başrol, yan rol ya da figüran olarak görebilirsiniz, sinema gecesi yapılacaksa bu organize eder, yemekhane mi boykot ediliyor, tabi ki en önde kendisi. Söylememe gerek yok sanırım, dersleri de süperler ötesidir. Emirgan'da çektirdiği bir fotoğrafın altına, Polonya göçmeni şaman erkek - koyu Yahudi Hispanik kadın evliliğinden doğmuş gibi cibiliyetsiz bir isme sahip olan yabancı tipler "woooovv nice pic!" filan yazar, bu da "thanx my friend :))" diye cevaplar hemen. İşte benden 5 tane üretseler ve hepsini sahaya salıp yaptıkları sosyallikleri benim hesabıma yazsalar yine de şunun onda biri kadar sosyal olamam, hele "tek başına yapacaksın tüm bunları" derseniz, beni çoktan ölmüş hocaların yazdığı kitapların atıldığı fakülte depolarının arkalarında bir yerde uyuyakalmış bulursunuz, o kadar feci bir vakayım. Hayatımda ilk kez 6 aydır kullandığım, ginseng adlı, böyle savaş sanatı isimli şey sayesinde Nevizade'de arkadaşlarımın karşısında otururken 23:00 dedi mi uyuklamaya başlamıyorum, "ay biz de filanca ile sabaha kadar oturup sohbet ettik" diye böbürlenebiliyorum. O da bu üstteki tipin 20'de 1'i kadar filan :(( 



                                "Festival çimlerinde bile uyuyakalan kız" - Waterhouse / 1889 

Şimdi zaman atlaması yapıyoruz ve yaklaşık 7-8 yıl Facebook'a nasıl üye olmadım sürecini geçiyoruz, sadece şunu söyleyebilirim: iflah olmaz bir ketumum, puantiyeli bir şemsiyenin altına sığabilen max. sayıda suratla birlikte poz vermeyi hiç sevmem, fotoğraf için uzaklara bakma yeteneğim evrimde ölüvermiş, art arda 20 tane Sezen Aksu ya da Nilüfer şarkısı paylaşamama hastalığından muzdaribim, "anlayana!" ile biten kısa cümleler kuramıyorum, hatta gördüğünüz gibi kısa bir şey yazamıyorum, ve üye olduktan sonra "hasss.. biliyordum böyle olacağını" dediğim nice sebepten. Ah min el-üşengeçlik, ve min el-snobluk.

Üye oldum da ne oldu?

 * İlk zamanlar o kadar cahilim ki, mal gibi herkesin her yazdığına maruz kalıyorum. Zengin koca bulma konusunda Kuzey Kore askeri gibi kararlı olan bir arkadaş, evden çıktıktan sonra uğradığı marketten AVM tuvaletine, gittiği beyinsiz zengin toplaşma yerlerinden yürüdüğü kaldırıma kadar her yerden yer bildirimi yapıyor, hatta Foursquare hesabını da Facebook'a bağlamış, oradan da check-in yapıyor, bana duble duble yollar döşeniyor dostlar, teknoloji karşısında çaresizlikten ağlıyorum. 

* Bir başkası yemin ediyorum ki anasının tuvalette yırttığı Kuran sayfasına sardığı ekmeği yerken doğurduğu yeğeninin, uyurken ağzından akan salyasından burnundaki mikro kıl köklerine kadar her anatomik özelliğini fotoğraflayıp "halasının canıııı :)))" diye paylaşıyor, her batında 10-15 pozdan, haftada 4-5 posta, varın siz düşünün, geberiyorum, sinirden yüzlerimi yoluyorum.

* Bir diğeri 80'lerde Adana pavyonlarında çıkıyormuş gibi dekolteler ve lacivert far-kırmızı ruj kombinasyonlu   pozlarını "can sıkıntısıııı" diye paylaşmaktan ve kafa üç numara, kirli sakallı, beyaz t-shirtlü tiplerin "VerSu ne zaman toplanıyoruz güzelim?" yorumlarına "En kısa zamanda cnm inşallllahhhh :))" yazmaktan usanmıyor. O esnada kendimi resmen torununun porno videosunu bulmuş babaanne karikatürü gibi hissediyorum mk, "inanma seni .." diyemiyorum da asdfdsas. Üzülüyorum.

* İmoyşınıl takılan bir diğeri ise smiley ile aşksal durum bildirme konusunda ihtisas yapmış, her daim mağdur, her daim kırılmış, kıymeti hiç bilinmemiş, gıdısı ve 150 beden göğüslerinin altındaki kalbi hiç anlaşılamamış bir ablamız: ":/", ":(", ":)". Karı yarım saatte bir değişik bir yüz ifadesi yazıp gönderiyor ve bunu 20 kişi beğeniyor lan?! Ölüyorum anne yardım et!

* Fakat biliyorsunuz ki en karanlık an, şafağa en yakın andır: amansızca Kadınlar Kulübü fan sayfası görseli paylaşarak, beni kör kuyulardan Miami plajlarına atan sevgili arkadaşım Şah-ı Kezban, iki dünyada etrafını kocişler sarsın, göbüşüne bebişler, memişlerine sütişler dolsun, müstehcen film izleyen kocaların çaresi, idrarlı toniklerin para kıran girişimcisi sen ol inşallah! 




                                               Keşke beyin zarın da kırılsaymış cınım :)))

İşte herkesin nefes almasından cinsel hayatına, erkek arkadaşının attığı kazıkların darbe derinliğine kadar her boka maruz kalmaktan kurtulmam, 4 senelik sevgilisi tarafından terk edilince cozur cozur cozutan bu müjdelenmiş insan sayesindedir, yaklaşık iki trilyonuncu nispetli sözlü karı görseli gördüğüm an gözümün kararıp "yeter ulan, bir çaresi olmalı kodumun yer bildiriminden, görselinden, şarkı sözünden, smileyinden kurtulmanın, yoksa üstümü başımı yırtarak sokaklarda koşacağım lanet olsun" dediğim ana tekabül ediyor insanları takip etmekten çıkabilmenin mümkün olduğunu anlamam. 

Twitter, her burcun oturma organını yalayıcı burç yorumu yapan hesaplar ve bu yorumları retweet eden gerizekalılar şahları, Fırat, Orçun, Vasfiye, bilmemkim gibi karikatür ve dizi karakterlerinin ağzından arabesklikten öğürten yorumlar yazanlar falan başka bir zaman artık.

Esen kalın.                    


27 yaşında Facebook'a başladım, darısı 67'de Acun yarışmalarına inşallah

Atalay Demirci'nin adından başka bir şeyini bilmiyorum, tipini bile. Baha denen ha babam beslenmiş veledin de sadece dış görünüşüne baktım, zira insanların üçyüz beşyüz kişilik gruplar halinde yemek, ısırmak, çığlık atarak sarılmak istedikleri çocukları hiç sevmem, hele ki Twitter'da "Bu Baha ne ola ki? Şarkıcı olan ölmüş mü yoksa vah vaaah :((" diye bakıp, "hadi çocuk değil Baha yapalım aşkım :))" şeklinde bir tweet okuduğum andan beri Baha bir dünya güzeli olsa, Lars gelip Baha'nın ayağını öpse gözümde değil, o nasıl tweet lan?

Aslında sorun Atalay, Baha, şu ya da bu değil, sorun Acun ve taifesi. Milyonların ağzını ayırdığı kıt programlardan medet uman nice garibanın, Acun - Hülya - ve ilk ikisini aratmayan bir üçüncünün ağzına sırf şu para illetine bakmak zorunda olmalarına katlanamıyorum, bununla eğlenemiyorum, ağrıma gidiyor.
Hiçbir şekilde açıp izlemişliğim yok fakat bir keresinde yaşlı bir amcanın yarıştığı bir bölüme denk gelmiştim. Amca illüzyonistti, yüzünde mahçup - gülümser bir ifade ile gösterisini sundu, Acun, Hülya ve üçüncü de yüzlerinde "ayy yazık yaaa hadi acıyalım :))" ifadesiyle 1 turluk umut verdiler amcaya, ben de oturduğum koltukta sinirden katılarak ağladım. Bir insan bununla nasıl eğlenir ya da buna nasıl sevinir bilmiyorum, ben yapamıyorum.
Kutulu ya da adalı programları izlememe sebebimse, hiçbir sosyal ağımda "RuJuNu TaTtIrMaSaYdIn RiMeLiN AqMasDı qÜsEliM!!!!!" gibi şeyler paylaşanların olmaması, hatta çevremde böyle tek bir canlının bile var olmaması ile aynı sebepten: Merhaba ben Isolde, 27 yaşındayım, bence aptalların ölmesinde hiç sakınca yok.




Kendimi bir kutu açma kapama yarışması için ömründen 1 ila 5 ay çürüten insanların bir kapağın iç tarafında yazan "5 lira" gibi şeyleri hissettiklerini iddia ettikleri, ve "kutumda minicik hissediyorum" diyenin kutusundan(!) nah böyle kol kadar çıkınca karşı tarafın ciddi ciddi trip attığı bir müneccim boku yemişlik komedisini izlerken düşünemiyorum. Bir insanın bunu nasıl uzun zamanlar boyunca ve düzenli izleyebileceğini, bundan nasıl bir zevk ya da heyecan duyabileceğini kendimi paralayıncaya dek düşünmeme rağmen hala bir sonuca ulaşabilmiş değilim. Ortalama bir Acun yarışmacısı döngüsü: "İnsan doğar - büyür - Acun yarışmasına katılır - iki reklamlık ömrü olur - para bitince Kanal 7 Haber'de "açım" diye ağlar".
Ped reklamı kadrolusu uzun suratlı kızı, Mutfağım'daki Nurselcim'i, Behzat Ç.'de oynayan at hırsızı kılıklı eleman ve karısını saymıyorum, geleceklerine garanti de vermiyorum.

Gelelim neredeyse anadan üryan kızların kameralar karşısında işte o anadan bahsederek "annemi ve babamı çok össsledimm :((" diye ağladığı saçmalıklar şahına: Kızım yüksek yüksek tepelere ev kurulmuş değil, kendin koşarak gelmedin mi bu sözde açlık, lümpenlik, hamam karılığı ve epilasyonsuzluk diyarına? Annengilleri, dayıngilleri, ebengilleri çok özlediysen binlerce mastürbatörü ekrana toplayan programdan ayrıl, kıçını kapat da evine dön bebişim, ha? İçkiden burnu kızarmış bandanalı amcalar var ki onlara hiç değinmiyorum hahaha.


                         "Bubamgilleri özlemekten içim körük gibi şişti vallah" - Survivor Kesha


Bak Facebook hakkında yazacaktım ben, nasıl da don lastiği gibi uzatmışım Kanal D'nin eski dizi yayını yapan kanalındaki nuh-u nebiden kalma dizilerden Pis Yedili'ye kadar her şeyi izleyen ergen kuzenlerimi ziyaretlerim haricinde bir kez bile Acun yarışması izlememekle övünmeyi. Elim değmişken benim için bir yarışmadan çok çiğköfteci adı olan O Ses'e de değinmek isterdim ama bilin bakalım ne oldu: o yarışmayı maruz kalarak bile izlemediğimi farkettim (İzlemesem bile seziyorum ki orada bir "eller kadir kıymet bilmiyor annem" var ve bir yarışmacı ciğer, dalak, diyafram yırttıra yırttıra söylüyor bunu, jüri de ağlıyor filan)
Tek bildiğim Hadise'nin röfleli bir Ümraniye gülüne dönene değin zayıfladığı ve kıçının sarktığı. Ne güzel yumuş yumuş bir ablamızdın oysa Hadise, binlerce kadının "al işte Hadise'nin basenleri de benimkiler gibi" diye avunma kaynağıydın, oldu mu suratın süs köpeğine dönene kadar zayıflamak, ha annem? :((

Facebook ise üzerinde uzun uzadıya başka bir yazıda ahkam kesmem lazım gelen bir mevzu. Zira Isolde'un o sarsılmaz elitizminin aslında acilen sit alanı ilan edilmezse çökecek olan, dibini kurtlar kemiren bitli şatolara döndüğünü, 2012 yazında "Facebook'a hoş geldin. Hemen arkadaşlarını bul, eski sevgililerin yeni sevgili yapmış mı kontrol et, ilkokuldan tanıdığın ve şu an ne skime yarayacağını bilmediğin filancanın arkadaşlık isteğini kabul et, merhaba ben Ankara'dan astsubay bilmemkim diye başlayan tanışma mesajları al, ismi amip gibi bölünüp iki ismi ve iki soyismi ile Ayşe Merve Memurçocuğu Zengingelinioğlu olarak yaşamına zor da olsa devam eden lise arkadaşının tren garlarında çekilmiş 2000 poz düğün fotoğrafına bak, check-in takip etmekten imanın gevresin, hadi koçum meh meh" mesajını alınca anladım.
O konu da yakında vizyona girsin inşallah.

Esen kalın.

5 Nisan 2013 Cuma

Üniversiteye girişte hayati soru: "Ailenle mi yaşıyorsun?"

Evet sevgili arkadaşlar, Le Blog de Isolde olarak bugün "üniversiteye başlayacaklar için el kitabı" şeklinde, aslen Beetlejuice'daki Handbook For the Recently Deceased'ten esinlendiğim eserler silsilesinin ilk partı ile karşınızdayım: "Ailenle mi yaşıyorsun, peki ailen seni çok sıkıyor mu (sanki sosyal hizmet görevlisi ya haspam, sana ne?), gece dışarı çıkabiliyor musun?" soruları, soranların tabiatları ve habitatları, bu sorular sonucunda yaşayacağınız birbirinden bombastik kıyaslanmalar ve olaylar.

Şimdiiii, bu yazıyı okurken beni Beetlejuice'daki yeni ölü avutucusu ve yol yordam göstericisi Juno olarak farz edebilirsiniz:

                                 "canım kendini bunlara üzersen tokat manyağı yaparım seni"

Adeta "tuzu azaltacaksınız" gibi, her genç kızın hatta genç erkeğin hayatının bir anında mutlaka duyacağı bu soru ile karşılaşmam seneler öncesine, tüm yabancı dil hazırlık sınıfı boyunca gülüp eğlenen, hoplayan zıplayan şahsımın 1. sınıfa geçtiği yaz üniversitedeki ve hayatındaki ilk ciddi ilişkisine adım attığı, yani "sevgili yaptığı" zamana tekabül eder. Yıllar sonra o zaman dilimini şöyle anıyorum: "Olmaz olsaydı amk".
Tabi o zamanlar böyle amk gibi nahoş kalıplar kullanan bir insan değilim, çok iyi bir liseden mezun olmuş, çok iyi bir üniversitenin süper olmayan ama gelecek vaad eden bölümlerinden birine 2. denemesinde girmiş, çocuksu, hayattan umutlu bir bireyim, tüm hazırlık sınıfı boyunca aynı elemanla bakışan ama çıkamayan, buna üzülen ama sorun da etmeyen, kelimenin tam anlamıyla şen şakrak bir zat-ı muhteremim. Ve o yaz yıllar boyunca hayatımın en büyük aşkı zannedeceğim kişiyle tanışıyorum (tabi bu hayatının en büyük aşkı mevzuuna kahkahalarla gülmem yıllar sonra gerçekleşiyor), o zamanlar Msn Messenger olsun, üniversite forumları olsun çok moda şeyler, tanışmalar, yazışmalar derken cidden imasını anlayamayacak kadar pür-i pak olduğum o soruyu duyuyorum: "Ailenle mi yaşıyorsun? Peki gece çıkabiliyor musun? Peki şu bu, peki bikbikbikbik?". Allahaşkına benim cevaba gelin:
"- Evet ailemle yaşıyorum, ailem beni sıkmaz çok güvenirler bana, akşam da 21:00'a kadar dışarıda kalabiliyorum :))"
Hahahahahahah, 21:00, allahın salağı!

Başımdaki yağmur bulutu da bu "umut ya da gelecek vaad etmeyen futbolcu" imajıma rağmen yine de tanışıklığımızı bitirmiyor ve "çıkmaya" başlıyoruz. Burada bir es verelim, ilişkinin her çeşidinde, bu ister arkadaşlık, ister sevgililik, ister ebeveyn - evlat ilişkisi olsun, tek bir cümleyi asla duymayacak şekilde davranın. Sonunda insanlar sizi kötü ansınlar, "beni çok üzdü/ çok çektirdi/ allah onun belasını versin/ çükü düşsün/ memeleri kurusun" desinler, ama dikkat edin, acıdan, üzüntüden ya da unutamamaktan değil sadece nefretle karışık bir kurtulmuşluk hissinden dolayı "keşke onu hiç tanımasaymışım" demesinler. Bu bir tanış için sarf edilebilecek en hazin, en dipte cümle kalıbıdır bence, aman aman.

Ne diyorduk, evet ailemle kalan bir "ezik" olarak, adeta Hürrem'in intikam için duran kalbinin aşk için yeniden çarpacağını nereden bilebileceği gibi, ben de meğerse Kontes Bathory'nin erkek biriktirip kanlarında banyo yapan versiyonunun, İstanbul'un içme- sıçma mekanlarına, yani emlakçıların tabiriyle merkezine çok yakın bir muhitte kirası, faturası bilmemnesi bu koleksiyon tarafından imece usulü ödenen ve kapısında bozuk bir turnike bile olmayan bir evde tek başına yaşayan, ortamların en popüler, en aranan, yurtta aynı odada kalan adamların çıkmak uğruna birbirine girdiği kızının terkettiği eski sevgilisinin yeni sevgilisi, yani "talihliler talihlisi" olduğumu ve bu aileden ayrı ev, ortamların aranan bilmemnesi mevzularının pre intermediate düzey kadın - erkek ilişkilerinin temel taşlarından biri olarak kaktırıldığını nereden bilebilirdim ki a dostlar?

İşte ancak Aronofsky filmlerinde kendine yer bulabilecek bir psikolojik olarak göçme ve zıvanadan çıkma sürecinden sıyrılmanız için size birkaç tüyo:

- Ailenle mi yaşıyorsun? (Kaçın)
- Gece dışarı çıkabiliyor musun? (Kaçın)
- Yani şimdi senin beni kıskançlıktan deli edecek, hepsi de kanka ayağına yatan fakat sana ertesi gün "ühühühü ama çok sarhoştum, bağırma bana ben küçük bir kız çocuğuyum" diyeceğin şeyler yaşatan şövalyelerden kurulu bir erkek çevren yok mu? (Direkt sorulmaz, ima edilir - Ölü taklidi yaparak kaçın!)

Kaçmazsanız inanın bu kıyaslamalar alıp yürüyecek, ve kendinizi sadece evden okula - okuldan eve gidip geldiği için bir kızın/erkeğin "oh mon dieu, ne kadar da ezik!"; fakat  herhalde "yabancıya gitmemeyim :))" gibi iyi ve ciciş bir niyetle aynı odada kalan iki heriften biriyle yatakta tepişirken diğerini kaşla göz arasında ayartıp, birbirlerine düşürdükten sonra karşılarında keyif sigarası tüttürenlerin ise "asla unutulamayan ve bunun bize yaptıklarını yeni sevgilimizin dünyasını burnundan getirerek teselli bulabileceğimiz müthiş kız :("  olarak değerlendirildiği bir alternatif cehennemde bulacaksınız sevgili mini mini birler, ya da yaşınız kaçsa.

Şu cümleyi duymuş insanım:
- Şu an çıktığı çocuk öküzün biriymiş, onu teselli etmek için ekledim konuşuyorum sadece. (şutladığı elemanın yeni sevgilisi olduğunu öğrenince yavşamakta gecikmeyen kız ve kızın cami altı tuvaletlerden bile daha umumi evine gitme fırsatını kaçırmak istemeyen erkek arkadaşım koalisyonundan çıkan bir cümle)
O zamanlar şimdikinin yarısı kadar bile aklım olmadığı için ben diyemedim, ama siz yapın:
- Ninja Kaplumbağalar'daki Krang'e benzeyen o tiple kendi hür iradesi ile birlikte oluyor ve dahi yiyişiyor farkındaysan şekerim? Herhangi bir berdel, töre, beşik kerti yüzünden değil? Ne tesellisi mal?

Sadeddeki salaklığa gelirsek, kıymetli ömrümün yaklaşık 10 ayı, kendimi bir arkadaşım yapsa "seni katranda bekletilmiş meşe odunuyla sabahlara kadar döverim" diye tehdit edeceğim şekilde,  bir "200 beygir" ile ölesiye kıyaslamak ve "onun gibi olsam ben de sevilirdim, kıskanılırdım böhühühühüüğ" gibi gibi hezeyanlarla geçti, bu süre içerisinde başıma gelenler:

- Mis gibi evimi bırakıp yüz yıllık küflü bulaşıkların fink attığı (hatırlatma: başak burcuyum), çoraplarımla, çıplak ayaklarımla doya doya basamayacağım yurt odalarına ya da bitli sidikli öğrenci evlerine çıkmak için babamı razı etmeye çalışmak ve babam ikna olur gibi olunca "napıyorum ben lan?" diye vazgeçmek.

- Festival var bahanesiyle 3-4 gün Taksim'de sabahlamak ve ertesinde şiddetli zatürre başlangıcı geçirip hayattan ve biradan illallah etmek,

- Femme fatale havalarında giyinip süslenip sonra da yiğidin harman olduğu bir ana kampüste "niye herkes bana bakıyor mınako, bi yerim mi açık kalmış?" diye tuvalete koşmak,

- Yine bu yiğidin harman olduğu yerde "ah ne çok erkek kankam var canıms :))" şekilleri almaya çalışıp bir ton "Bi kahve içelim mi Merve?", "Böğütay'a o konuda ben de çok kızgınım canım, istersen bu akşam kafa dağıtabiliriz" heveslisini başıma sarıp "hahahahahassssktir" diyerek kendi kız dolu fakülteme seyirtmek,

- En nihayetinde kendimi kıyaslamaktan ve öykünmekten kavimlerden bile daha çok helak olduğum kişinin, bol etekten kesilip kısa şorta çevrilmiş çuvaldan hallice bir Rio Karnavalı kostümüyle, erkek nüfusu olarak Türk Telekom Arena ile yarışabilecek yegane yerlerden birinde çimlere uzanmış ve bacaklarını, çömelmiş çamaşır yıkıyorken sırt üstü düşmüşçesine açarak güneşlendiğini görünce kendime "işte insanoğlunun aptallığının sınırı keşfedildi, ben bilime kurban olayım, sen rahat uyu Einstein" diyerek bu eziyete bir son verdim. Siz bir insanı genital sisteminden tanımak nedir biliyor musunuz? Ben biliyorum :(((

Sonuç: O sene 2. dönem tüm derslerden sıfırı görmem, uzayan bir okul, uzaklaşan arkadaşlar, yıllar boyunca "kesin bana bir komplo kuruluyor, bana üç vakte kadar dört" diye yastığının altında hançerle uyuyan Osmanlı Paşası, Venedik Dükü, Cambridge Düşesi gibi her potansiyel ilişkiye karşıdakinin bana kurduğu bir tuzak, her adama ise Model denen grubunun korkunç şarkılarındaki 1 ayda 10 kişi alabiliteye sahip ve "ağladım bu gece, elimde boş şişe, ah ben aslında çok masumum tamam mı, sonra da arkadaşımın sevgilisi ile cicişçe yattım zaten hep bu ürkeklik ve masumiyetten :(("  kızlarından biri tarafından hayatı dütüldüğü için benim hayatımı da cehenneme çevirmek isteyen sinsi pislik gözüyle bakmam, tüm bunları atlatabilmek için çok çetin bir mücadele vermem.


                                 "Tabi ki artık bunları anlatırken anırarak gülüyorum. Ha-ha"

Ya, gördün mü? Bir soru ile insan nereden nereye geliyormuş sevgili okuyucu?
Şimdi sen eğer benzer bir durum yaşıyorsan ve kendi hayatını ve güpgüzel ilk gençlik yıllarını kendi elinle deşmek üzereysen mail adresi isoldeintheattic@gmail.com, hemen bana yazıyorsun ve ben gelip seni tereyağı tulumu gibi çalkalıyorum cınıms.

Bir Isolde kolayına "Koy g.tüne rahvan gitsin felsefesi gurusu ve güneşi" olmuyor.
İşte bunlar hep "good tragedy", esen kalın.


2 Nisan 2013 Salı

Seni sevmiyorum Mihrimah, fakat ananı çok severdim

Konuya kişisel dizi tarihimden başlamak isterdim, ama bunu yaparsam, insan ırkının yok olduğu ve dünyanın çiçekler, böcekler, uzaylılar ve Kenan Evren'e kalacağı bir felaket senaryosunda bu yazdıklarımı "çok önemli bir mevzu ki runner masa örtüsü uzunluğunda yazmış lan, bunu analiz edelim" diye değerlendirip kendini heba edenler olur diye endişeliyim :(
Ben çok diziler izledim, bu gözler Berna Laçin - Yalçın Dümer - Perihan Savaş ölüm grubunun nice dizisine mi maruz kalmadı, Aydan Şener'in daima bir aile içi tecavüz, stalker eski koca ya da Toprak Sergen'le sevişememe gerilimi içeren şaheserlerini mi merakla beklemedi, zaten benim için her şey çok sıkı bir Isabel fanatiği olduğum bombastik telenovela Manuela diye başladı. Gelin itiraf ederim, 90'larda çocuk olma muhabbetlerinin en ateşli anında "lan şimdi Manuela'yı çok izlerdim desem bu salakların en az yarısı Emmanuelle anlar, en iyisi susayım :(" diye boynunu büken tek kişi değilim, ha? Manuela demişken, kendisi yaşlanmış ve platin kaynak yaptırmış Nazlı Ilıcak'a dönmüş:


                                                             Saçı at, aynı Nazlı

İşte dizi karakterleri ile konuşmaya başlamamın tarihçesi, mağrur ve mağdur Isabel'in tam aksine moron, ezik ve sinir bozucu derecede iyilik meleği olan Manuela'nın tarafını tutan anneanneme karşı Isabel'i savunmamla, ekrana seslenerek zavallı kızcağıza üzülmemesin, harika dalgalı saçları olduğunu filan söylememle başlıyor. O günden beri de iflah olmadım sevgili dostlar.

Peki konunun şu zamanlarda ekranda en "ne gereği var" kişilerden biri olan Pelin Karahan tarafından Altın Ahududu'ya layık şekilde canlandırılan Mihrimah ile ne alakası var derseniz, ben ben olalı böyle "olmamış" bir cast, bir oyuncumtraklık, böyle face palmlık replikler silsilesi görmedim, ki düşünün milyonlarca dizi karakteri tanıyan bir şahsım. Karakter adeta "en"lerin kadını gibi bir şey:

- Baba 1.85, ana 1.80 var, bu elemanço ise 1.40. Mihrimah yavrum ilkokul 4'te regl oldun da boyunun uzaması mı durdu? Hiç demiyor musun "bu ne yaman çelişki anne yhaaaa?" Ah tabi, ülkemizde yaşayan tek renkli gözlü oyuncu Pelin Karahan olduğundan mütevellit, renkli gözlü anne-babanın çocuğunu oynayacak başka kimse düşünülemezdi, asla araştırılamaz ve bulunamazdı, biz muhakkak Urla'nın yollarını tripleriyle aşındıran Aslı'ya maruz kalmak zorundaydık, kafanızı 45 derece geriye yatırıp tek gözünüzü kısarak mükkk-kemmel bir oyunculuk sergileyebilirsiniz. Evde denemenizde sakınca yok.


                                                   "Uffff hrkes de bna yazıyo yaaa :)))))"

- Ha Mihrimah, ha Sezercik'teki eşeği almaya çalışan manyak. "Benim olacak Malkoç, binicem omzuna ve kırbaçlıcam Esmahan'ı! Çünkü karşısınızda bir sultan var, bir sultan var karşınızda, var bir sultan karşıki dağlar cenderme". Bu mudur lan Sultan Süleyman'ın kızı, babasına ve kardeşine danışmanlık yapan Mihrimah? Bu karıya giyeceğin donu bile danışamazsın, gider kendisine zümrütlü yakutlu don işletir, "bakın Validem firuzeyi sadece dona layık gördüm içiniz rahat olsun" filan der, poposuna bata bata giyer, öyle bir Buseterimsu, o derece bir Demetakalınnaz kendisi. Hadi mesela İbrahim'le Hürrem normalde asla olamayacakları şekilde ağız ağıza kavga etmese, Esmahan'la Mehmet bağlarda bahçelerde karşılaşmasa (Esmahan da o taşlıkla git sen Ken bebek tıynetli Mehmet'e aşık ol? Üstüme iyilik sağlık) dizi yürümez. Evet el mecbur karşılaşacaklar, bakışacaklar, kavga edecekler filan ama hangi padişah kızı bir herifi kuytu köşelerde sıkıştırır, "pencereden içeri/al beni otağına" temalı mektuplar gönderir çocuğum siz deli misiniz? Kız sultan olmaktan çıktı mokar hastası Nihan'a döndü anasını satayım, bu ne?


                                                  "Bali'yi meseneden sileceğsin!"

- Azgınlığını ve malzemeden çalınmış olmasını bir yana koyuyorum, söyleyin dostlarım, Mihrimah'ın kapıcı kızı ezme temalı dizilerdeki zengin aile kızlarından, daha ilkokulda kodaman babasının öğretmene hediye aldığı tüpü televizyonla caka satan ağzı kırılası malak kızdan ne farkı var? Daimi bir "bugün de sultanım ve harikayım yaaaaa saygı duyun ezik cariyeler :))" tavırları, "değerli saçlarımı fırçalayın fakirler" tarzı mimik ve el kol harekerleri. Karı utanmasa her sabah taşlığa çıkıp "bugün de ben Sultan Süleyman'ın kızıyım ve hepiniz aşağılıksınız! Deneme bir-ki, aşağılıksınız! Ohh çok rahatladım" diye haykıracak. Hayır yani, tam bir cariye dostu, bohçacı ile dedikodu heveslisi, hadım ağası destekçisi anandan da mı örnek almıyorsun yavrum? O kadın ki neredeyse "Falanbahar, Filannur, işi gücü bırakın da gelin bir kahve içelim, sonra siz bağğna fal bakın, sonra da hoşlandığınız paşaları anlatın hahahah :D" diyecek, sen hala "ıyyyy bitli cariye havlumu uzat :/" Nerede saray adabı, nerede büyüklük, asalet? Yarın babası Özel Mihrimah Üniversitesi kursa bu kız Uluslarası Bilmemne bölümünde bir gram sırıtmaz. Öyle paçozetti, öyle çingan bir varlık çünkü.

Hüzünlüyüm çünkü bu Seren Serengil'den hallice Mihrimah'tan kurtulma şansımız yok ve ben şunu özlüyorum:


Esen kalın.